Dantel Arıcılar 5.Bölüm

''Mucizelere tanık ol''

Arı mucizenin oluşumunu kovana gelen polenleri, bal ve enzimleri ile birleştirip, peteklerin içine kafasıyla teperek, poleni arı ekmeğine dönüştürerek başlatır. Daha sonra bu arı ekmeğini tüketerek yutak üstü bezlerden arı sütünü salgılayarak sonlandırır. Bir gram yediğinizde bir öğünde ihtiyaç duyduğunuz besini alabileceğiniz mükemmel bir gıdaya dönüşür. Bu yüzden polen ''mükemmel gıdaların en mükemmeli'' olarak tarif edilir ve arı sütü de onun mucizesidir. Arı sütünü yediğinizde sindirilme derdi yoktur. Ağız içi bezlerden direkt kana karışır ve enerji verir. Eksik olan vitaminleri karşılar. Bunu hızlı şarj gibi düşünün. Tabii ki poleni ham tüketebiliriz ya da arı ekmeğini ayrı bir ürün olarak tükettiğimizde hepsi birer multivitamin takviyesidir ama benim anlatmaya çalıştığım bu gıdaların nasıl oluştuğu ve her aşamada nasıl daha da mükemmelleştiği ile ilgili.

Normalde yemek yediğimiz vakit vücudumuz yediklerimizi hazmederek ve enzimleyerek enerjiye dönüştürmek ister, bu da epey bir çaba sarf etmesi demektir. Hatta bunu yaparken yediklerimizin verdiği enerjinin ciddi bir kısmı sindirim için harcanır. İşte arı sütünde böyle bir harcama yoktur. Mideye kadar gitmez, kana hemen karışır. Biz yediklerimizin hepsini enerjiye dönüştüremeyiz. Ancak arılar, özellikle ana arı , yaşamı boyunca sadece arı sütü tükettiği için sindirme ile ilgili bir problemi yoktur. Vitamin eksikliği yaşamaz hatta yaşamı boyunca hiç hastalanmaz. Tekrar ediyorum ''ömrünü hiç hastalanmadan tamamlar''.

''Yaratıcı gücün derinliğine bakmaya hazır mısın?''

Burada bir sürü bilimsel tanımlamalardan kaçınıyorum ve ayrıntılara çok girmek istemiyorum, haddim de değil zaten. Ben bilim insanı değilim. Bu kitapta edindiğim tecrübeleri ve bilgileri anlaşılır bir dilde ve hikayemsi bir anlatımda, zevkli olabileceğini düşündüğüm bir tarzda, sıkmadan ve bayıltmadan, biraz da işin içine hatıralarımızı ve tecrübelerimizi katarak aktarmaya çalışıyorum. Merak ettiğiniz bilimsel ayrıntılara netten kolayca ulaşabilirsiniz.

Bu arada baharın mucizelerini anlatmaya çalışırken nerelere geldi konular. Biz arılara bakmaya devam ederken arılar da baharın coşkusuyla dalakları (taze küçük petekler) indirmeye başlamışlardı. Biz de gerektikçe temel petekleri veriyorduk arılı kovanlara. Temel petek veya suni petek veya ham petek olarak adlandırılan petekler, petek çıtalarına takılan neredeyse kağıt kadar ince olan altıgen baskılı başlangıç petekleridir. Bu petekler, arıların üç veya dört yıl sonra kullanmadıkları koyulaşmış peteklerin eritilerek, krom plakalı bir kalıba döküldükten sonra elde edilen başlangıç mumudur. Arılar altıgen peteklerin içini propolis ile dezenfekte ettiği için, zamanla bu altıgenlerin çapı küçülür ve kullanılamaz hale gelir diye anlatmıştım. Ancak bu konu çok sorulduğu için tekrar hatırlatmak istedim. Arıların kullanmadığı petekleri de arıcı alır ve eritmeye verir. Böylece arı mumu kaynatılarak ve süzülerek tekrar kullanıma girer. İşte kara kovanda bu başlangıç petekleri kullanılmaz. Bu ince ayrıntı aslında çok da büyük bir ayrım getirmez. Bal aynı baldır, arı aynı arı, sadece ince başlangıç peteğini arı daha kolay kabartır ve hızlıca kullanıma sokar. Kabartılmış kısımları arı yine karnından salgıladığı mum ile yapar. Yani başlangıç peteği diye adlandırılan suni petek (temel petek, ham petek); bir kez ısıtılmış ve süzülmüş balmumunun, plakalarda ince bir şekilde basılarak, petek çıtasına krom bir telle bağlanarak, başlangıç peteği olarak teknik arıcılıkta tekrar kullanıma sokulmasıdır. Böylece petekler arılar tarafından düzgünce kabartılır ve arılar peteklerin içine bal ve yavru koyabilirler. Bu peteklerin en büyük avantajı arı bakımlarında kolaylıkla tek tek kovandan çıkarılıp, muayene edilebiliyor olmasıdır. Ayrıca sağım esnasında ballı peteklerin bal sağım makinesine sorunsuzca konulabiliyor olması ve balın sağım makinesinde süzülüp, süzülen peteklerin arıya ihtiyaç duyulduğunda tekrar verilebiliyor olmasıdır. Bu peteklere arı tekrar bal ve yavru koyabilir ve yaklaşık dört beş sezon bu petekler bal sağımında ve teknik arıcılıkta kullanılabilinir. Buraya kadar tekrar etmiş olalım konuyu.

Şimdi kış aylarında ve baharda bu peteklerin azaltılması ve çoğaltılması ile ilgili kısımlara geçebiliriz. Petek azaltmak ve çoğaltmak belki de modern arıcılığın en önemli ayrıntısıdır ve ne kadar zamanında ve doğru yapılırsa, arılar o kadar mükemmel gelişim sağlar veya kışı güvenle geçirir. Kış aylarında arı mevcudiyeti azaldığında, ballı petekler süzülür, öncelikle taze ve sarı olan petekler kovanlardan uzaklaştırılır, bahara kadar arı mevcudiyeti tekrar artmadıkça arıya geri verilmez. Kış boyu bu petekleri balmumu güvesinden koruyabilmek için soğuk havada saklayabilirsiniz veya eksi on sekiz dereceli bir dipfrizde en az üç gün bekletip güve yumurtalarının çatlamasını sağladıktan sonra güvenli bir yerde depolayabilirsiniz. Bu esnada yine güveler tarafından bu peteklere yumurta bırakılmasını engellemek gerekir. Baharda arılar mevcudiyetlerini hızla çoğaltır, bu kısa zamanda ne kadar asker üretirlerse, yıl boyu o kadar güvende olurlar ve koloninin devamı için uzun bir sezonun savaşını sağ salim atlatarak tekrar güvenli bir şekilde kışa girmenin yollarını bulurlar. İşte bahar aylarında bu hızlı çoğalma esnasında, dalak dediğimiz taze petekleri kovanda boşluk olan tarafa en son peteğin yanına, aşağıya doğru inerler. Bu arıcı için bu kovanın petek istiyor olmasının en bariz göstergesidir. Bu arada, elimizde kıştan özenle sakladığımız peteklerden öncelikle polenli (arı ekmekli) olanları seçerek bu arılara vermeliyiz. Verirken dalakları alıp yerine kabarmış sakladığımız peteği veririz. Elimizde yoksa temel petek bağlanmış peteği, tellerin gözüken kısmını arılara dönük olarak veririz. Temel petek vermenin en önemli kuralı şudur: Kovandaki son petekte yavru varsa bu petekten sonra temel petek konulur, yavru yoksa bu petekle bir önceki yavrulu peteğin arasına konulur. İki temel petek konulacaksa ki bu ancak güçlü veya katlı kovanlarda uygulanan bir yöntemdir, yine temel peteğin önünde yavru olmamasına dikkat edilmelidir. Yani, arı mevcudiyetinin korunması için, yavrulu olan peteklerin arasına bir temel petek konulmamalı ve kovanın yavrulu kısmı hiçbir zaman bir temel petek tarafından bölünmemelidir.

Temel petek, dokuz çıtalı bir arıda ya ikinci sıraya ya dokuzuncu sıraya, ya da dokuzuncu petekte yavru varsa onuncu sıraya konulur. Dokuzuncu sıradaki petekte yavru yoksa bu petek onuncu sıraya itilir ve bu peteğin yerine temel petek konulur. Yavru varsa zaten temel petek direkt olarak onuncu sıraya konulur. Fakat bunu yapmadan önce birinci petekte yavru yoksa onun önüne yani ikinci sıraya konulur ki bu daha iyi bir tercihtir. Temel mantık şudur; yavrulu peteklerin hiçbir zaman bir temel petek araya sıkıştırılarak birbirinden ayrılmamaları gerekir. Gece hava serinlediği zaman arılar, kabarmamış veya yavrusuz ballı peteklerin üzerinden çekilir ve yavrulu peteklerin üzerinde toplanır. Yavrulu bir petek, bir temel petekle diğer çoğunluk tarafından sanki arada bir duvar varmış gibi ayrı düşerse, arılar hava serinlediğinde bu temel peteğin arkasındaki çoğunluğun bulunduğu yavrulu peteklere çekileceği için, bu temel peteğin önünde kalan yavrulu petekteki arılar çok azalacağından, bu petekteki yavrular üşüyecek ve hastalanacaklardır. Azınlıkta kalan arılar üşür, kendini ısıtamaz, dolayısı ile yavrulara bakamaz böylece hastalıklar ve yavru çürümeleri olabilir. Bu da kovan hijyeni için iyi değildir. Zayıf bir kovan bu durumun üstesinden gelemez ve komple sönebilir. Kısacası temel petek konulurken kovan içindeki yavrulu petekler birbirinden uzaklaştırılmayacak ve bölünmeyecek şekilde konulmalıdır.

''Çalışkanlığın ve üretimin mükemmelliğini gör''

Bahar döneminde, ana arı yavru yapsın diye, ana arının sırtına çıkmış ve ana arıya sanki bir ata biner gibi davranan arılar görebilirsiniz. Bu işçi arıların ana arıyı çalışmaya teşvik etmek amacıyla ve adeta yumurta bırakmaya zorlamak için yaptığı bir harekettir. Bazen de arıcı temel peteği koyduğunda, ana arı, işçi arıların daha yeni kabartmaya başladığı peteklere yumurta bırakır ki, arılar daha çabuk petek kabartsınlar. Bu da ana arının işçi arıları çalışmaya teşvik etmek için yaptığı bir davranıştır. Ana arı, arıları o peteği kabartsın diye zorlar, çünkü kovan içinde yumurta bırakacak yer kalmamıştır, ya da çok azalmıştır. Baharda zamana karşı amansız bir savaş veren arıların, bahar bitmeden mümkün olan en maksimum düzeyde çoğalmaları gerekir. Bahardan sonra gelecek olan bal akım döneminde ne kadar fazla tarlacı arı olursa o kadar fazla nektar, polen, su, propolis gelir kovana. Ana arı içgüdüsel olarak bilir ki, bu çoğalma gerçekleşmezse kolonisinin doğada tutunma şansı olmayacaktır ve yakında gelecek olan kurak dönemi atlatsa bile, koloni mevcudiyetinin bir kısmını kaybettiği için, kış dönemine az askerle girecektir. Çalışan arı, nektar akım zamanı çabuk yıpranır ve zaten ömrü kısadır. Arkadan yeterince yavru yetişip koloniye taze asker ve iş gücü gelmezse o koloni mevcudiyet kaybeder. Örneğin sekiz çıtalık arı altıya veya beşe düştüğü zaman tehlike çanları çalmaya başlar. Ege'de kışa girerken dolu dolu dört çıta ile girilirse o arının baharı görmesi yüzde atmış gibidir. Bir koloni, ne kadar fazla mevcudiyet ile kışa girerse, o kadar sağlıklı bahara ulaşma şansı olur. Arı hassas bir yapıya sahiptir, dengesi bozulduğunda, mevcudiyet azaldığında yağmalanma riski artar. Çünkü zayıf olanı doğada herkes gözüne kestirir. Ayrıca kendini yeterince ısıtamazsa, hastalıklar kapıdadır hemen. Zayıf arı stok yapamaz, yapsa bile bu stoku tüketecek gücü yoksa o zaman bu stoklamanın da hiç bir manası kalmaz. Örneğin balı yeterince ısıtamazsa tüketmesi de mümkün değildir, bu durumda yeterince bal varken de koloni açlıktan ölebilir.

Arılar ihtiyatlı varlıklardır, her zaman ihtiyaç duydukları miktarın iki veya üç katını stoklamaya çalışırlar. Örneğin bir kovanın yıllık polen harcaması yaklaşık yirmi kilo kadardır. Ancak güçlü bir koloni kırk kilodan fazla polen toplayabilir. Bu sayede biz koloniden bahar dönemi her gün iki saat polen tuzağını açsak o koloniye bir zarar vermiş olmayız. Böylece arı bizim için de üretmiş olur. Dengeli bir şekilde arıdan ürün alınırsa arıya zarar vermeden bal, polen, propolis alabiliriz. Arı her zaman ihtiyaç duyduğunun fazlasını üretir. Ancak insanoğlu bununla yetinmez, çoğu zaman ürünün hepsine yakın olanı almaya çalışır ki, bu da kovana dengesizlikler getirir. Böylece arıya ve doğaya zararı olur. Dengeli sağım yapıldığında ve arıya kendi payını bıraktığınızda arıya zarar vermemiş olursunuz, çünkü zaten o ihtiyaçtan fazlasını üretiyor, fazla olanı da kontrol edemezse güveler tüketiyor. Dolayısıyla biz arının payını değil, güvenin payını almış oluyoruz bir bakıma. Güve, fazlalığı tüketen bir tür zararlıdır, fazla varsa çoğalır ve tüketir. Yoksa çoğalmaz, dolayısı ile bizim aldığımız doğanın bize fazladan sunduğu bir hediyedir.

''Zaman bu dünyanın yarışıdır''

Doğada en önemli unsur zamandır, zamana karşı amansız bir savaş vardır. Bu savaş, aynı zamanda var olma savaşıdır. Arı tarlaya uçtuğunda hızla geri gelmelidir. Kursağındaki balı kovandaki arkadaşına devredip bir tur daha atabilir miyim derdinin peşindeyken, onun tarladan dönüşünü havada süzülerek bekleyen arı kuşu da, nektarla dönen protein ve vitamin dolusu arıyı kapıp, bir an önce yuvasındaki yavruyu besleyip kursağını bir sonraki turda yine doldurmanın peşindedir. Buna benzer yüzlerce örnek verilebilinir. Karınca, örümcek, kirpi, kırlangıç ve daha niceleri arının varlığından faydalanır. Zamanı iyi kullanamayanlar doğada yok olup giderler. Bu biraz tanıdık gelmiyor mu? Bugünün iş dünyasında da her şey zamana karşı değil midir? Ancak doğada zamanı iyi kullanamayanlar, başkalarına yem olduklarından onların nesillerinin devamı için proteine dönüşürler ve başka yaşamların yapı taşları olurlar.

''Zamanını iyi kullan''

Biz de arıların bakımı esnasında yoruluyor ve acıkıyorduk, ancak yoğun iş temposu esnasında genellikle öğlen yemeğine zaman olmuyordu. Bir yandan petek hazırlayıp bir yandan neredeyse günde elli kovana yakın kapak açmamız gerekiyordu. Bu da baharda yoğun çalışma yapmamıza neden oluyordu. Arılar hızla çalışırken siz oturamazsınız, yoksa oğul yapıp giderler. Bakımları aksattığınız kovanlarda, boşluklara gelişi güzel petekler inilir ya da kovan ana keser ve yüzük yapar (ana arının içinde yetiştiği balmumundan yüzük şeklinde petek) ve bu da sizin işinizi güçleştirir. Dolayısıyla baharda tempo yüksek ve yorucu olur, ancak bu tatlı bir yorgunluktur. Çünkü üretim vardır ve bu da mutluluk verir. İnsan kendini işe yarıyor hisseder, ürettikçe özgüven depolar. Arılarla çalışırken vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız ve acıkırsınız. Öğle yemeği sorun olmazdı bize çünkü arıda gıdanın en mükemmeli var zaten, sofra kurmaya gerek yok ki!

Arılarla çalışırken acıktığımızda, hemen polen çekmecesini çeker içinden birkaç avuç polen ağzımıza atardık ve üstüne biraz su içerdik. İşte size öğlen yemeği! Bazen de bakımına biraz geç kaldığımız kovanlarda, dalaklara rastlardık, baharda en sevdiğim manzara. Hele bir de dalakların içinde biraz taze bal ve arı ekmeği varsa bu en mükemmeli. Hemen koparıp ağzınıza atarsınız, hızlı şarj diye buna denir. Ağzınızda erir bu taze petek ve balın tadı, arı ekmeğinin de içinde bulunduğu polenlerle, size baharın tadını sunar. İçinde bulunduğunuz floranın tatları yayılır damağınıza, tüm doğayı içinizde hissedersiniz adeta. Bazen de dalakların içinde arı sütünü emmiş erkek arı larvaları bulunur, bunlara Avrupa'da ''apilarnil'' denilir. Kurutulmuşu eczanelerde satılır ve alerjen yenici bir özelliğe sahip olduğu söylenir. Ayrıca mükemmel bir protein deposudur. Hani fitness spor merkezlerinde satılan protein takviyeleri vardır ya, işte onların doğadaki halidir, apilarnil. Bu dalakları bulduğumuzda da tüketirdik ve anında enerji ile dolardık. Erkek arının fazladan olduğunu ve varroa kenesini barındırdığını anlatmıştık, dolayısı ile karıncalar tüketeceğine biz tüketiyorduk bu gıdayı. Yani doğaya ve arıya zarar verilmiyordu. Arıdaki gıda çeşitliliğinin az çok farkına varmaya başladınız değil mi? Emin olun bu kadar da değil. Arının gıdası insanı sadece doyurmaz, taze lezzetiyle mükemmel çeşitlilikteki tatlarıyla ruhsal ve mental olarak da doyurur, motive eder ve rahatlatır.

''Oğulların dansına tanıklık et''

Baharın en ilginç olaylarından bir tanesi de kovandan oğul çıkışını seyretmek ve havadaki danslarına tanıklık edebilmektir. Havada adeta bir bulut halinde coşkuyla dans ederler, genellikle eski ana kovandan ayrılır, askerleriyle havada süzülürken hormonlarını yayar ve hala kraliçe benim, işte benim gücüm ve mahiyetim diye son bir gövde gösterisi yapar adeta. Diğer kovanların taze askerleri bazen bu uçuştan ve kokudan öyle etkilenir ki, bu muazzam gösterinin etkisiyle oğulun içine karışır ve onlara katılır. Eski ananın da amacı odur zaten ve bunun bilinciyle hormonlarının kokusunu etrafa parfüm gibi saçar ki, diğer arılar da etkilensin ve kendi askerleri yanından ayrılmasın. Oğul havada görüldüğü vakit teneke çalarlar, oğul yakına konsun diye veya havaya bir şeyler fırlatılır aynı amaçla, bu eski bir gelenektir ve halen uygulanır. Peki, nedir bu oğul olayı? Ve biyolojik olarak ne işe yarar? Ve neler sebep olur? Gelin beraber bir bakalım.

Oğul pratikte kovanın sıkışması ve yer darlığından dolayı, bir kısım arıların genellikle eski ana ile yeni bir yere taşınmasıdır. Baharda arı yavruyu hızla çoğaltır ve mevcudiyet birden artar. Beş çıtalı bir kovan bir bakmışsınız on çıta oluvermiş. Eğer kontrolleri aksatır, zamanında kat vermez ya da arıyı bölmezseniz, arı sıkıştığı için oğul verecektir. Bu çok basit anlatımla yer darlığı krizidir. Bu, doğada arının çoğalması, başka yerlerde yeni kovanların oluşması ve varlıklarını garantiye almalarını sağlayan genetik bir reaksiyondur. Peteklere bal ve polen doldurulur ve en son anaya yumurta bırakacak yer kalmadığında, kriz doruğa çıkmış demektir. Krizin ilk anlarında kovanın ikiye bölünmeye başlaması, bir kısım askerlerin kovanda kalma eğiliminden kaynaklanır ve bu askerler yeni yüzükler yaparak yeni anaların gelmesini isterler. Diğer taraftakiler ise eski anaya sadık kalırlar. Yeni analar yüzüklerinden çıkacakları sırada eski ananın kokusunu alırlar ve daha yüzükten çıkmadan korkudan ötmeye başlarlar. Akşam saatlerinde kovanın yanından geçerken, kovanın içinden bir ötme sesi geliyorsa, sabah muhtemelen oğul çıkartacak demektir. Aslında kovanların oğul vermesi modern arıcılıkta istenmeyen bir durumdur, oğul verme arıcının utanç kaynağıdır. Bu ıslah edilmemiş analarla çalıştığını gösterir. İhtiyaç duyduğu zamanda arıya petek vermediğini ve kat çıkmadığını gösterir. Teknik arıcılığı uygulamadığının belgesidir. Analar eskiyse yani iki yılı geçkinse, bu analar oğul vermeye başlarlar. Özellikle ıslah edilmemiş ve oğul eğilimi yüksek analarla çalışılıyorsa.

''Doğada iki kere iki dört etmez''

Eskiden, arıcılıkta kovan oğul verdiğinde, kovanlar çoğalıyor diye bayram edilirmiş. Modern arıcılıkta ise özellikle Avrupa'da, kovandan oğul çıktığında kimse sahiplenmezmiş, benim kovanımdan çıkmadı edasıyla oğulu yerinden almak istemezmiş. Oğul, eski ve verimsiz anaların arılar tarafından değiştirilmek istenmesi sonucu, sağ kalan eski ananın etrafına asker çekip, kovanın ikiye bölünmesinden olabilir. Olabilir diyorum, çünkü çok farklı sebeplerle de olabilir. Doğada iki kere iki dört etmez her zaman, çok varyasyon vardır. Sadece genetik yapısında oğul eğilimi fazla olduğu için de oğul verebilir. Askerler tarafından bu ana az beslenerek zayıflatılır ve yumurta yapmayı kesen ana zayıflayarak uçmaya hazırlanır. Zamanı geldiğinde bu ana askerleriyle kovanı terk eder ve oğul oluşur. Muazzam bir gösteriden sonra, genellikle bir ağaç dalına tutunan arılar, adeta dalda sallanarak büyük bir salkım oluşturup kalırlar. Bu esnada gruplar halinde keşif kolları oluştururlar. Keşif kolundaki arılar etrafı uygun bir konaklama yeri bulmak üzere araştırmaya çıkarlar. Yeni bulunacak yer artık onların yeni kovanı olacaktır. Bu bazen bir mağara ya da ağaç kovuğu olabilir, bazen bir çatı arası ya da merdiven boşluğu olabilir, bazen de arıcının boş bıraktığı bir kovan olabilir. Keşif kolları, bütün etrafta bulunan seçenekleri tespit eder ve oğul salkımına geri dönüp, dans ederek durumu anlatır. Hangi seçenek en mantıklısı ise ona karar verilir, o vakit oğul tekrar muazzam bir uçuşla yerinden kalkar ve yeni yuvasına yerleşir. Oğul kovandan ilk çıktığında sakindir ve kolay sokmaz, çünkü kovandan ayrılırken herkes kursağına üç gün yetecek kadar bal çeker ve öyle çıkar kovandan. Yer bulma işi genellikle ilk yirmi dört saatte çözülür ve oğul yeni yuvasına göçer. Eğer bu iş bir günden fazla sürecek olursa, her kaybedilen saatte stres artar, oğulun kursağındaki ballar azalmaya başladığı için arılar sinirli olurlar. Böyle bir oğul tehlikelidir, sokma eğilimi yüksek olur. Bu yüzden bir oğula rastlarsanız bir arıcı elbisesi giymeden yaklaşmayın. İnternette veya videolarda elbise giymeden arıları avuçlayan ve kovana aktaran insanlar görebilirsiniz, bu mümkün. Ancak elbisesiz oğulu elleyen bir arkadaşımızın, saldırıya uğrayıp öldüğünü de deneyimledik. Genellikle kötü örnekler videolarda gösterilmez, onlar üçüncü sayfa haberlerinde çıkar ve hiç kimse okumaz. Bu yüzden, hele cinsini ve karakterini bilmediğiniz arıları hafife almayın, hiçbir zaman tedbiri elden bırakmayın. Eski analarla çalışmamak, arıcı tarafından uygulanması gereken ve tek bilinen kuraldır. Oğul verimi yüksek analardan bölme almamaya özen gösterip, kendi arılığını yavaş yavaş ıslah etmektir. Yine de oğul çıkmayacak diye bir garanti olmaz, yüzde beşlik bir oran gayet makuldür. Tabii ki bakımları aksatmamak şartı ile.

Gelelim oğulun alınması olayına; öyle ya, diyelim ki kovandan oğul çıktı ve yakındaki bir ağaca kondu. Onu öyle ellemeden seyrederseniz, birkaç saat sonra havalanıp gidebilir. Ne olursa olsun, onlar sizin arılarınız ve onları yeni bir kovana yerleştirmek artık sizin göreviniz. Oğulun durduğu yere yakın, içine daha önce hazırladığınız eski ballı bir petek, yoksa temel petekli bir kovan koyulur. Oğulun büyüklüğüne göre iki ya da üç petek olabilir bu. Eğer kabarmış ballı bir peteğiniz yoksa kabarmış balsız bir petek de olabilir. O da yoksa iki temel petek olabilir, oğulun büyüklüğüne göre üç tane de olabilir. Bu kovanı mümkünse oğulun durduğu yerin altına yerleştirebilirsiniz. Öyle bir imkanınız yoksa bir kova da işinizi görür. Oğul salkımını bir su fıskiyesi ile iyice ıslatın. Onlar yağmur var diye salkımı sıklaştıracak ve birbirini ısıtmak için birbirine daha çok kenetlenecek, uçma eğilimi azalacaktır. Şimdi dalı silkelediğinizde, onlar leblebi gibi kovana dökülecekler. Kovanı oğulun altına yerleştiremiyorsanız, arıları içini ıslattığınız temiz, boş bir kovaya silkeleyin ve götürüp kovana dökün. Eğer arıları koymak istediğiniz kovanla mesafe uzaksa arıları silktiğiniz kovanın ağzını bir kapak ya da ıslak bir örtü ile kapatmanızda fayda var. Arıları silktiğiniz kovayı biraz sallayın ve arı kovanının içine boşaltın, korkmayın hepsi kolayca dökülecektir. Hemen kovan kapağını kapatın ve akşamüstü şuruplayın. Birkaç gün yeni oğulu şuruplarsanız yeni yuvalarını kabullenmeleri kolaylaşır. Bazen kabullenmeyerek tekrar oradan ayrılabilirler. Bu nedenle verdiğiniz kovan temiz olmalıdır. Arı çıkışını güneye döndürmeye dikkat edin. Yedekte kabarmış veya ballı petekler bulundurun ki oğul yeni yuvasına çabuk ısınsın. Korkmayın oğul almak beş on dakikalık bir iştir, birkaç kez yaptığınızda çabucak alışırsınız, çok da zevklidir. Oğulu silkelediğiniz günün akşamı, kovanın yerini değiştirebilirsiniz ama sonraki günlerde artık normal arı taşıma kurallarını uygulamadan değiştiremezsiniz. Oğulu silktiğiniz gün arılar yuvalarını kabullenmediği için ve kovan yeri belirleme uçuşlarını yapmadıkları için, akşam hava karardığında kovanın yerini değiştirebilirsiniz. Onlar ya sabah kovan yeri belirleme uçuşunu yaparlar ya da yerlerini beğenmedikleri için yeni yuva keşfine çıkarlar. Genellikle yuvalarını beğenirler, hele petek koyduysanız ve hafif şurupladıysanız bir sorun çıkmaz. Birkaç gün sonra her şey yolunda mı diye kapağı açıp bir bakın, ana yumurtladıysa her şey yolunda demektir. Kovanın gücüne göre eğer ihtiyaç varsa, elinizde kabarmış petek varsa, petek ilavesi yapın, yoksa temel petek koyun ve her zaman birer birer ilave edin. İşte yeni bir koloniniz oldu.

''Baharın kürünü kaçırmayın''

Baharın güzellikleri ile biz de bir yandan arı sütü, dalak ve taze polen kürümüzü yiyorduk. Acıktıkça ve kovanlarda bir şeyler buldukça ağzımız boş kalmıyordu. Başkalarının gramla bulamadığı bizim rutin yemeğimiz olmuştu. Başımızda emir veren patron yoktu. Ne zaman istersek mola verebiliyor, istediğimiz vakit bir şeyler atıştırıyor, istediğimizde iş başı yapıp ya da paydos edebiliyorduk. Bundan daha güzel bir özgürlük olabilir mi?

Dünyanın en çalışkan ortağı ile birlikte iş yapıyorsunuz. Kaytarmak nedir bilmezler, dinlenmezler, uyumazlar,ölüm korkuları ve kaygıları yoktur. Öleceğini bilse bile işini bir an dahi aksatmazlar. Size daima o çevrenin en faydalısını bulur getirirler. Sigorta istemezler, maaş istemezler, bu kızlar bir harika (Bu arada ana arı ve bal toplayan tarlacı arıların hepsi dişidir). Yeter ki siz de üstünüze düşen görevlerinizi az çok yerine getirin. Hoş, siz görevlerinizi aksattığınız zaman bile ortaklarınız durmayacak ve çalışmaya devam edecektir, ancak aksatma durumu uzadıkça tabii ki düzen olumsuz etkilenmeye başlayacaktır. Onlar her halükarda çalışmaya devam eder ve ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar, ancak onların da elinde olmayan olumsuzluklar yaşarlar. Örneğin; onları etkileyen arı kenesinin mücadelesinde siz olmadan zayıf kalabilirler. Aşırı ihmal ederseniz de genetiği en iyiler ayakta kalır ama diğer kovanlar yavaş yavaş sönecektir. Bazı arılar kene ile mücadelede genetik olarak gelişim göstermişlerdir. Onlar keneleri ayıklayıp atabilirler, kovan buna müsait değilse de, kendilerine yeni bir yer bakıp kovanı terk edebilirler. Bu gibi sebeplerle yedi çıtalık bir kovanın birden boşaldığına tanık olabiliyoruz.

Siz arılara iyi baktığınız müddetçe, onlar sizin çabalarınızı boşa çıkarmaz ve sizi ihya eder. Muhakkak bu bakımın ve emeğin karşılığını alırsınız. Ancak sizin de beklentileriniz çok yüksek olmamalı. İyi bir arıcı hiçbir zaman bir holdinge ya da pahalı arabalara ve lüks bir hayata sahip olamaz. Yani doğal ve sade bir yaşam için yeterli geliriniz olur tabii, mutluluk vereceği de kesindir. Bunun haricinde büyük beklentileriniz olmasın. Gandi'nin bir sözü var yeri gelmişken hatırlatalım ''Dünya herkesi doyuracak kadar kaynağa sahiptir. Ama herkesin açgözlülüğünü doyuracak kadar değil''.

IdeaSoft® | E-Ticaret paketleri ile hazırlanmıştır.